‘İsveç’in üyeliği karşılığında istediğimizin üçte birini alabildik. F-16 alımının garantisi yok’

Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) ‘Rusya Federasyonu’nu stratejik yenilgiye uğratma’ şiarıyla yürüttüğü Ukrayna çatışmasında sıkıntıya düştüğü bir dönemde 1988’de Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük tatbikatını başlatıyor. Bu hafta başlayan ‘Sarsılmaz Savunucu-2024 tatbikatına 31 NATO ülkesi ve İsveç’ten 90 bin asker katılacak. Tatbikat mayıs ayına kadar devam edecek. Üstelik tatbikat senaryosu ‘Rusya’nın sözde saldırısına verilecek yanıtlar’ üzerinden yürütülecek.

NATO yetkilileri artık açıkça ‘Rusya Federasyonu ile savaşı’ zikrederken, özellikle Avrupa toplumlarını savaşa hazırlayıcı söylemleri öne çıkarması dikkat çekiyor. Geçen hafta Almanya’nın Bild gazetesi Alman ordusunun Rusya ile savaşa dair gizli olduğunu öne sürdüğü planlarını haberleştirmişti.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2202 sayılı kararının uygulanmaması ve Donbass’taki ateşkes ihlallerinin ardından BM Sözleşmesi’nin 51’inci maddesi uyarınca özel askeri harekat başlatan Rusya Federasyonu ise Avrupa’dan yansıyan savaş söylemlerini eleştiriyor. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Aleksandr Gruşko, NATO’nun büyük çaplı tatbikatlarının askeri çatışma riskini artırdığını belirtirken, Rusya’nın bu tür provokatif güç gösterilerinden korkmayacağının altını çizdi.

NATO tatbikatının hemen öncesinde TBMM Genel Kurulu’nda yapılan oylama ile İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması dikkat çekti.

NATO’nun devasa tatbikatı, Avrupa’daki savaş senaryoları ve TBMM’den çıkan kararın zamanlaması ile Ankara’nın ne elde siyaset bilimci Prof. Dr. Hasan Ünal ile konuştuk.

‘Ukrayna’daki savaşı kaybettiklerinin kabulü anlamına geliyor’

Prof. Dr. Hasan Ünal’a göre, NATO’nun 90 bin askerin katılımıyla başlattığı ‘Sarsılmaz Savunucu-2024’ tatbikatı Avrupa ülkelerinin halklarını savaşa hazırlama amacı taşıyor. Ünal, bunun aynı zamanda Batı’nın Ukrayna’da yenilgiyi kabullendiği anlamına geldiği görüşünü dile getirdi:

“NATO neden böyle büyük bir tatbikata kalkıştı? Şöyle diyelim: NATO neticede bir askeri ittifak. Dolayısıyla tatbikatlar zaten yapılıyor. Bu çapta bir tatbikatı 1988’den yani Soğuk Savaş’tan bu yana yapmamıştı. Şimdi niye yapıyorlar? Üzerinden neredeyse 36 yıl geçmiş. Burada iki şey var. Bir: NATO’nun bu tatbikatı. İkincisi: Avrupa halklarının, özellikle Kuzey Avrupa halklarının ve Rusya ile sınırı olan halkların hükümetleri tarafından, ‘savaşa hazır olun’ diye habire çağrılara maruz kalması durumu var. İsveç’teki hükümet neden habire ‘Savaşa hazır olun’ diyor? Somut birtakım söylemlerle halkı savaşa hazırlıyorlar. Baltık ülkeleri zaten savaşla yatıp kalkıyor. Almanya’nın kendisini savaşa hazırlıyor olması durumu da var. BILD gazetesinde çıkan savaş senaryolarını hatırlayalım. Bütün bunları yan yana koyduğunuzda şöyle bir şey ortaya çıkıyor: Sanki böyle bir gerekçeye dayandırıyorlar. ‘Rusya, Ukrayna işini hallettikten sonra bize de saldıracak’ diyorlar. Bu, beraberinde başka bir şey daha getiriyor. ‘Rusya bize saldıracağına göre savunma pozisyonunda mı kalacağız yoksa biz mi Rusya’ya saldırmalıyız’ diyorlar. Şu soruyu açıklığa kavuşturuyor: Ukrayna’daki savaşı kaybettiklerinin kabulü anlamına geliyor.”

‘Zaporojye Nükleer Santrali’nde provokasyon yapıp suçu Rusya’ya atabilir ve Ukrayna’ya asker gönderebilirler’

Batı’da giderek yüksek sesle çalışan savaş tamtamlarının NATO içinde oldukça güç olan ortak bir karar olmaksızın Ukrayna’ya asker gönderme hamlesi olabileceğini söyleyen Ünal, Kiev’de Zalujnıy’ın yerine Budanov’un atandığı yönünde söylentilerin yeni yanıltma operasyonları için zemin teşkil edebileceği görüşünde:

“Ukrayna’daki savaş kaybedildiğine göre güya Rusya bunlara saldıracak. Veya tersinden bakalım. Ukrayna’daki savaş mevcut tarihte kaybedilmiş durumda, o vakit NATO da bir şeyler yapmak zorunda. O ‘bir şeyler’ neler? Birtakım provokasyonlar mı hesap ediliyor? Belki de NATO’dan bir karar çıkarmadan doğrudan NATO üyesi ülkelerin bir inisiyatifi olacak. Çünkü NATO’dan karar çıkarmak kolay olmayacak. Çünkü Türkiye, Macaristan, şimdilerde Slovakya ve belki biraz gerçekçi olacak başka ülkeler olabilir. Dolayısıyla NATO’dan belki resmi karar çıkararak değil fakat gönüllülük esasına göre Ukrayna’ya asker mi gönderecekler? Ukrayna’ya asker gönderirlerse savaşı aslında davet etmiş olacaklar. Çok riskli bir noktadayız.

Sebeplerinden birisi de şu: Bir sabah uyanabiliriz ve ‘Ukrayna ordusu çöktü, her cephede geri çekiliyorlar, kitlesel olarak teslim oluyorlar, Rusya ilerlerse Kiev düşecek’ tarzı haberler duyabiliriz. Hiç de uçuk olmayabilir. Çünkü Rus birlikleri, Bahmut-Artemovsk’tan sonraki en büyük hedefi Avdeevka’yı ele geçiriyor. Burası 2014’ten itibaren ABD ve Britanya’nın Rusya’ya karşı Ukrayna’da oluşturduğu bir cephe. Ukrayna ordusu artık savaşmak istemez bir durumda. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Zalujnıy’ın görevden alınacağı, yerine ABD’nin isteyeceği her türlü provokasyonu yapabilecek olan başka birinin getirileceği konuşuluyor. Peki o provokasyondan ne elde edilebilir? Gördüğüm kadarıyla, Zaporijya Nükleer Enerji Santrali’ni patlatmak olabilir. Zannediyorum ki Avrupa’nın en büyük nükleer reaktörü. Patlatıldığı taktirde korkunç şeylere yol açar. Daha sonra ‘Bunu Ruslar yaptı’ diyerek NATO askerlerini Ukrayna’ya sokmayı deneyebilirler. Tabii siz böyle bir şeyi patlatırsanız, bu birlikleri nasıl göndereceksiniz? Bunun altından nasıl kalkacaksınız? Korkunç senaryolar fakat bunlara kolaylıkla ‘Olmaz öyle şey’ dememiz de kolay değil.”

‘İsveç’in üyeliği karşılığında istediğimizin sadece üçte birini alabildik’

Prof. Dr. Ünal, TBMMRnin İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesinde şaşırılacak bir şey görmüyor. Ankara’nın NATO’nun genişlemesine hiçbir zaman itiraz etmediğini anımsatan Ünal, asıl hedefin İsveç ve Finlandiya’dan bazı kazanımlar elde etmek olduğunu belirtti:

“NATO’da vetomuzu aslında sürekli kullanıyoruz. Özellikle Yunanistan’la ilgili bütün konularda, tatbikatlarda ve girişimlerde kullanıyoruz. Teknik düzeyde bir konu önümüze geldiği anda, NATO’daki heyetlere sunulduğunda, Türk tarafı hemen inceliyor ve Yunan tarafının bizim aleyhimize döndürmeye çalıştığı bir şey varsa Türk tarafı hayır diyor. Ondan sonra oturuluyor, müzakere ediliyor. Ankara ile NATO’daki görevlilerimizin diyalogu sonucunda itirazlar yapılıyor.

Söylemeye çalıştığım şu: NATO’nun genişlemesini neden veto edemiyoruz? Türkiye zaten İsveç ve Finlandiya meselesinde, NATO’nun genişlemesini veto etmek üzerine harekete geçmedi. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılımını bir fırsata dönüştürerek, kendisi açısından birtakım avantajlar elde etmeye çalıştı. PKK, FETÖ gibi konularla alakalıydı bunlar. Bir süre sonra anlaşıldı ki, Finlandiya ile çok büyük sorunlarımız yok. Dolayısıyla Finlandiya’nın üyeliğine onay verildi.

İsveç ile epeyce bir sorunumuz vardı, hala daha bir kısmı duruyor. Bunlardan birisi, Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD olarak adlandırılan PKK yapısına verilen İsveç desteğinin sonlandırılmasıydı. Anladığım kadarıyla bu konuda Türkiye istediğini en azından şimdiye kadar almış durumda. Yani gerek bir önceki İsveç hükümeti gerekse şimdiki merkez-sağ hükümet açıktan verdiği desteği sonlandırmış durumda. Fakat bizim için bu yeterli değildi. Esas mesele, İsveç’teki PKK faaliyetlerinin kısıtlanmasıydı. Bu konuda da mevcut hükümetin birtakım adımlar attığı anlaşılıyor. Fakat bizim açımızdan önemli olan, özellikle FETÖ’cülerin ve bazı PKK’lıların iadesi konusunda İsveç adım atmadı. Daha doğrusu atamadı. İsveç’teki pek çok kuruluş, anayasaya aykırı olacağı yönünde mahkeme kararı çıkararak bu süreci durdurdu. Üyelikten sonra İsveç, ‘Kürt faaliyetleri’ diyerek, PKK’nın merkezinde olduğu faaliyetlere tekrar izin verir mi? Bunu da göreceğiz. Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında mutabakat zaptı imzalandığında bu konular o metinde vardı. PKK ile ilgili İsveç’in ne yapacağı, faaliyetlerine ne kadar izin vereceği takip edilmeli. İsveç, kendi iç güvenliği açısından da bu tür faaliyetler konusunda çok ileri gittiğini ve kendi iç güvenliğinin zarar göreceğini anlamaya başladı. Fakat biz istediğimizin sadece üçte birini alabildik. İsveç üye olduktan sonra o üçte birden de çok rahatlıkla geri adım atabilir.”

‘F-16 alımında işin garantisi yok’

Prof. Dr. Ünal, diğer yandan İsveç’in üyelik onayına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘eşzamanlılık’ vurgusuyla bağladığı ABD’den F-16 alımı konusunun açık göründüğünü dile getirdi. Ünal, Biden yönetimi Kongre’den onay çıkarsa bile satış sürecinin ağırlaştırılabileceğine dikkat çekti:

“Bizim bir de bu üçlü mutabakata girmeyen başka bir talebimiz de olmuştu. ABD’den almak için başvurduğumuz F-16 satışına onay verilmesi ve modernizasyon kitlerinin verilmesi. Bu konuda bir ilerleme oldu mu, bilmiyoruz. Anladığımız kadarıyla Amerikan yönetimi Kongre’ye ‘Ben bunu satıyorum’ diye bir mektup yazdıysa, o da tatil ayağına Kongre tarafından geçiştirilecekse, o zaman satış da gerçekleşmiş olacak. Ama burada da bir sorun var; Türkiye kağıt üzerinde kazansa bile… Görebildiğim şey şu: Eş zamanlı bir hareketlilik söz konusu değil. Amerikan tarafı böyle bir mektup yazmış değil. Yanılıyor olabilirim yazdılarsa.

İkinci sorun da şu. Havacı generaller, işin içindekiler bunu teyit edecektir. Amerika satış sırasında da süreci o kadar yavaşlatır ki, o aslında satışı durdurma gibi olur. Orada da işin garantisi yok. Yani bu konularda ‘Türkiye istediğini aldı’ diyerek İsveç’e onay verildi demek doğru değil. Ama ‘Hiçbir şey almadı, tükürdüğünü yaladı’ demek de doğru değil.”

‘Bu korkuyla yaşadığınız sürece olmaz’

Prof. Dr. Ünal, bu vakada çıkarılacak derslerin dış politikada üsluba dikkat etmek ve ülkenin mali durumunu bağımlılıktan çıkarmak olduğunun altını çizdi:

“Buradan bazı dersler çıkarmak lazım. Çok ağır laflarla, çok açık ifadelerle dış politikada bir pozisyon belirlediğinizi kamuoyu ile paylaşır ve gündelik malzeme haline getirirseniz, böyle olur. Bunu yapmamak lazım. Dış politikayı bu denli iç politika mevzusu haline dönüştürmemek lazım. Çıkarılacak en önemli ders bu.

İkincisi de, bu tür konularda sonuç alabilmek için, ülkenin finansal durumunu bugünkü hale düşürmemek lazım. Hükümet neden korkuyor? Eğer iş ABD ile açık cepheleşmeye dönüşürse, Türkiye’ye fon getirmesi muhtemel yabancı kuruluşlar, faizler ne kadar yükselirse yükselsin tedirginlik yaşar mı? Bu korkuyla yaşadığınız sürece olmaz.”

‘Böyle bir politika iktidarda olsaydı, Montrö’yü dikkate almaksızın Karadeniz’i de çatışmaya açabilir’

CHP’nin ‘Batı iyi, Rusya kötü. Batı ne istiyorsa yapmalıyız’ tutumunun çok kutupluluğa evrilen dünyaya uymadığını söyleyen Ünal, Türkiye’nin bugüne kadar bu tarz siyasetten ne elde ettiğini sordu. Ünal, bu fikirleri ortaya koyanların yarın Montrö konusunda da aynı şekilde hareket edebileceklerini vurguladı:

“CHP açısından durum ayrı bir tartışma konusu. Onlar en başından İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin doğrudan onaylanmasından yanaydılar. Bundan Türkiye açısından ne fayda umuyorlar, anlamış değilim. Belki şöyle açıkça söyledikleri için kendi açılarından doğru bir çizgi olabilir, fakat ülkenin çıkarları açısından doğru mu emin değilim. Bugünkü çok kutupluluğa evrilen dünyada gerçeklikten kaçış gibi bir pozisyon oluyor. Yani ‘Biz böyle bir savaş ortamında, NATO genişleme ihtiyacı içindeyken, NATO’nun çok önemli ve güvenilir bir üyesi olduğumuzu göstermek için derhal onaylamalıydık. İsveç ile olan sorunlarımızı özel olarak İsveç’e iletirdik’ diyorlar. Ama böyle bir siyasetten Türkiye bugüne kadar hiçbir şey elde etmedi. Yani CHP’nin dış politika çizgisi şu: ‘Biz bu Rusya-Ukrayna krizi örneğinden başlamak üzere Batı dünyasının parçasıyız. Parçası olduğumuz Batı’ya göre hareket etmeliyiz’.

Ben bu dış politikayı çok tehlikeli buluyorum. Çünkü böyle bir politika iktidarda olsaydı, Montrö’yü dikkate almaksızın Karadeniz’i de çatışmaya açabilir. Bunun sonucunda Türkiye’nin kazanabileceği bence hiçbir şey yok. Zaten CHP adına Montrö’nün bu savaşta bu şekilde kullanılmasını da eleştiren insanlardan bahsediyoruz. Dolayısıyla ‘Bu savaş iyiler ve kötüler arasında. Biz Batılı iyiler arasında olmalıyız. Ona göre hareket etmeli ve Montrö’yü bu şekilde yorumlamamalıyız’ halindeler. Dolayısıyla CHP açısından böyle bir sıkıntı var.”

‘Ülkenin kasası sıkıntılı diye geri adım atarsanız, yarın başka konuda da geri adım attırırlar’

Prof. Dr. Hükümetin ise İsveç’le ilgili süreç boyunca kullandığı sert söylemlerin ardından ‘evet’ diyerek tepkilere yol açtığını belirtti. Ünal, “Tabii ülkenin kasaları sıkıntılı diye bu konuda geri adım atarsanız, yarın başka konuda da geri adım attırırlar size” vurgusu yaptı:

“Hükümet açısından bakarsak, başlangıçta belirledikleri tavır ve politika yerinde. Fakat ülkenin kasaları ciddi anlamda boşalmışsa siz her konuda zor durumda olursunuz. Tabii ülkenin kasaları sıkıntılı diye bu konuda geri adım atarsanız, yarın başka konuda da geri adım attırırlar size. Bu duruma niye getirildi? Orada ilk belirlediğiniz pozisyondan geriye doğru adımlar atmak üzere bir plan belirlediyseniz kafanızda, o zaman niye bu kadar sert açıklamalar yaptınız? Müzakerenin tekniğine aykırı bir şey yapıyorsunuz, böyle yapmamalıydınız. Yani kişiler ‘tükürdüğünü yalamak’ tabirindeki gibi hareket edebilir. Devletler çok dikkatli hareket etmek durumundalar. Bireyler gibi olmaz. Devletler, kılı kırk yararak süratle hareket edebilir. Kendisini amiyane tabirle ‘tükürdüğünü yalayacak’ konumuna düşürmez. Devlet, nereden nereye geri adım atacak, müzakere boşluğu bırakacak, nereden geriye adım atmayacak, bunları belirleyerek hareket eder. Bunlar sürekli olarak kamuoyu önünde ağır cümlelerle, pozisyonun izahı şeklinde olmaz.”

Posted

in

by

Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *